27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ben-cinlik?

Kadın gözleri önünde can veriyordu. O an sonunda gelmişti. O denli beklenmedikti ki; ikisi de ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez halde şaşkın şaşkın bir birbirlerine bir de ona bakıyordu, ölmekte olana. Ve sonunda sessizliği bozdu birisi. Hepsinin sorumlusu sensin, beni suçlamaya hakkın yok, dedi. Öteki, bu cümlenin anlamsızlığı ve yersizliği karşısında bir kere daha şaşırdı. Anlamaya çalıştı, sorumlulukların tükendiği yerdelerdi, bu neyi değiştirirdi, yaşamın kıyısında insanın zayıflığına dair bu itiraf gerçekten neyi ifade etmeliydi? Hiçbir şey sormamayı seçti, yeri değildi. Haklısın, hepsinden ben sorumluyum diyerek kollarındaki kadına döndü. Ölümünün her şeyi daha da zorlaştıracağını o an anladı. Sarıldı, bir şeyleri değiştirebilmek umuduyla. Öteki bundan gerisini umursamaz gibiydi, kadın artık rahatça yumabilirdi gözlerini, o bundan sorumlu değildi, önlemek için gerekli uyarıları yapmıştı, bu ona yeterdi.

Ve kadın gözlerini yumdu. Uzak diyara gidip onu oradaki haliyle tanıyabilecek birisi yüreğini teslim etmek pahasına onu geri getirene kadar çok uzaklarda şimdi. Bunu, kendince olgunluk ve son bir sevgi sıcaklığı gösterdiğini düşünen berikinin mi yoksa zamanla omuzlarını sorumluluklarını taşıyabilecek kadar güçlendireceği umulan ötekinin mi yapacağını ise şimdilik bilemeyiz. Belki de kadın, diğer pek çokları gibi hep uzak diyarda soluksuz gezinecek.

26 Ağustos 2012 Pazar

Stardust

kayan bir yıldızdan geriye ne kalır?
geçip giden bir insanın ardından ufak ufak, sivri sivri pek çok şey kalıyor. zaman o sivrilikleri törpüleyip renkleri solduruncaya dek acı en başta. soluksuz acı.
ama bilirsiniz, bir şeyin derinizi delip geçmesiyle derinize takılıp kalması, gitmeye her yeltendiğinde biraz daha yırtarak kanatması arasında çok fark vardır. geçip gidiniz, takılıp kalmayınız.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Küp

Küçükken çarpım tablosunu çok zor ezberlemiştim. Zor değil de zorla ya da zorlu demek daha doğru olur belki de. Küçük sarı bir sandalyem vardı. Elimde çarpım tablosuyla ona oturduğumu ve saatlerce ezberlemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Sonra ezberlediğimden emin olduğumda babamın yanına gider beni sarı sandalyeden azad etmesi için geçmem gereken sınava bırakırdım kendimi. Kim bilir kaç kere tekrarlanmıştı bu sarı sandalye ile babamın huzuru arasındaki döngü. Bir türlü tam olarak ezberleyemiyordum! Sarı sandalye beni umutlandırıyordu hep: Bu sefer başaracaksın! Ama içeri, babamın yanına gidince her şey değişiveriyordu. Ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir gün bu döngüyü kırmış olmalıyım.

Hazır reçetesi olan bir döngüyü kırmak bile o zaman ne kadar zaman almıştı, ne kadar bunaltıcıydı. Zaman geçtikçe döngüler içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Önce reçeteler elimizden alınıyor. Çözümü bulmak ve şifreyi girmek bize kalıyor. Daha sonra soruyu bile kendimiz bulmak zorunda kalıyoruz. Önce soruyu sonra onun çözümünü bulmak gerekiyor. Bir de kesiştiğimiz hayatlar var, onların döngülerine ortak olmak durumunda kalıyoruz bazen. Kimi zaman gönüllü, kimi zamansa mecburen.
Başkasının sorularını bulmak ve sonra hem kendimizi hem de onu o döngüden çıkarmak için onun sorularına çözümler üretmek ne kadar zor!

Bu düşünülerek, zeka yoluyla içinden çıkılacak bir durum olmaktan çıkıyor bir süre sonra. Aklımıza bir yere kadar dayanabiliyoruz. Akıl kerteriz alabileceği bir nokta arar, bir yönteme ya da bir bilinene ihtiyaç duyar ki çıkarım yapsın. Ama neredeyse hepsi bilinmeyenlerden oluşan iç içe denklemlerin üstesinden akıl nasıl gelebilir? İnsan yaşamı şablonlara sığamayacak, ölçü biçilemeyecek derecede sonsuz köşeli ve iç açılarının toplamı sonsuza giden bir "şekilsiz"ken sezgilerimizden başka ne kalıyor geriye?

22 Temmuz 2012 Pazar

(D)Olanlar

Döndü dolaştı beni buldu.
Işıklar kapanmıştı. Ama haklısın, kapı açıktı. Kapının önündeyken girilebilir mi girilmemeli mi tereddüt ederdi insan elbette. Ama açıktı kapı sonuçta. “Kimse var mı? İyi geceler?” demek makul sayılabilir bir tedbirdi.
Zaman geçer.
Geçen zaman içinde kapının tedbirli girişler için açık bırakılmadığı ama kapıyı kapatabilecek kimsenin olmadığı anlaşıldı. İçeride kimse yok değildi; ama kapıyı kapatabilecek kimse yoktu. Giren bir kere girmiş ve içerideki kimse ile karşılaşmış bulundu. İçerideki kimse de giren ile tabii… Bu karşılaşmadan (yeniden karşılaşma da denilebilir) yırtıcı bir yakınlık doğdu ki bu yırtıcı yakınlık nitelikli bir uzaklıkla kutsandığında eğlenceli bir hal alabilecekti ancak.
Yakınlık uzaklığa dönmezden önce.
İçerideki gerçekten içerideydi. Hep sakinlik, dinginlik, basitlik hayal etmiş (belki de ettiğini sanmış) yine de bu çabada kendini hep bir keşmekeşin, fırtınaların, karmaşık bilmecelerin içinde bulmuştu. Sonunda ulaşabildiği yer hayal ettiği yer olabilmiş miydi yanıtını vermek zordu; çünkü hayallerinden o kadar uzaklaşmışken nerede olduğunu dürüstçe kestirebildiğine inanmıyordu. Ve zaman gösterdi ki hayallerinin üzerine yaşadığı bütün o keşmekeşin, kaybolduğu bütün dolambaçların sisi çökmüştü ve karşısında duran rüyanın farkına varamayacak kadar içerideydi işte.
Bu sefer kendisini bir labirentin içine sokan kendisiydi (belki de hep kendisiydi). Sarılmaya en çok ihtiyaç duyduğu zamanda (sarılmaya hep en çok ihtiyaç duyardı) kollarını dolayacağı yerde tırmalayıp duruyordu karşısındaki yüreği. İçinden gelenin bu olduğunu düşünüyordu, açıklık ve dürüstlük en önemlisiydi, içinden geleni yapmadığı durumda attığı adımların zaten bir anlamı yoktu. Oysa olmakta olan bir alışkanlığın tezahüründen başka bir şey değildi. Savaşmaya o kadar alışmıştı ki gardını indirmeyi beceremedi ve karşısındaki “başka” şeyi, belki de mücadelelerinin sonunda ona sunulan bu armağanı tırmalayarak yok etti.
Yakınlık uzaklığa dönmüştü.
Kan o günlerdekinden ne kadar daha soğuk olabilirdiyse soğukkanlılıkla farkına varıldı geçenin gidenin. Yas tutmaya bile yer yoktu. Birisi tırmığı almış içeridekinin yüreğinden kalanlara yönelmişti bile. Hayallerinin yitmiş olduğunun idrakiyle hayal ettiği sakinlik, dinginlik ve basitlikle boyun eğiyordu şimdi dönüp dolaşıp onu bulana. Köprüden önceki son çıkış geçmişti ne de olsa.

İçeri girenin başına düşeni yalnızca o anlatabilir.


3 Haziran 2012 Pazar

Boğar yeşil.

Yapraklar üzerime üzerime geliyor. Rüzgar estikçe çullanıyorlar. Ağırlıklarını üzerime vererek beni görünmez bir duvara doğru sıkıştırıyorlar. Gökyüzünde bir yıldız arıyorum, bir parça yıldız. Bir tutam ışık öbeği...O zaman o duvar yok olacak. Bir fanusun içinde yaşamıyor olacağım. Yapraklardan sonsuza dek saklanabileceğim yerler olacak. O zaman olasılıklar sonsuz olacak. Başka yaşam formları olacak, oralara uyum sağlayabileceğim. Yapraklar burada kalacak. Onların sinir sistemleri gelişmemiş. Peşimden gelemezler. Sallandıkça hışırtılarını duymayacağım, boşlukta kaybolacak sesleri. Ve yok olacaklar, en azından benim için.

Onunla karşılaşırım belki bambaşka bir düzlemde. Burayı hiç kesmemiş, hiç düşlemediğimiz bir yerde. Tanıyamayız belki birbirimizi, işte bu en heyecanlısı. Bir şansım olur. Bütün şanslarımı geri alırım, başa dönerim. Ya da oyun bitiverir belki. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran bu oyun bitiverir! O, birisiyle karşılaşır, tanıdığını sanır.

25 Mayıs 2012 Cuma

Kamuflaj

Çatlamış. Masanın üstü, kalemler, odanın zemini, bilgisayarın ekranı, ellerim, yüreğim, senin gözlerin.
Renkler fışkırıyor çatlaklardan, kör etmek istercesine parlak renkler. Gözlerinden alamıyorum ki gözlerimi! Gözlerim renklerden kamaşıyor. Masaya dayanan kalçalarım, yere basan ayaklarım, hepsi renklerin içinde kaybolmuş. Yavaş yavaş ilerliyor renkler. Az sonra fark edilmez olacağım.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Silkinme

Sürekli kendi isteklerinden, kendi hislerinden bahseden, başkasının ne hissettiğini ya da başkasına ne hissettirdiğini gözetmeyen birisi sevmeyi becerebilir mi kendinden başkasını?
Kendince "sevgi" olarak adlandırdığı hisleri olabilir ancak.